• 15Kas

    – Arkadaş aylar geçti şu makaleyi yayınlayamadın.

    * Nasıl, kimsin sen?

    – Ben gelecekteki Sen’im.

    * Ama buraya nasıl geldin? Tamam, en son bunu bir diyalog olarak yazmak istiyordum ama arkaplanı tasarlamadık, buraya nasıl geleceğini planlamadık. Nedir bu, Geleceğe Dönüş filmi mi?

    – Hala gereksiz detaylarla uğraşıyorsun. Şimdi arkaplanla ilgili orjinal birşey bulacağım diye bakalım ne kadar erteleyeceksin bu yazıyı.

    * 2-3 güne bitiririm, hallolur. Bak önümüzdeki hafta Salı akşamı boşum.

    – Bitirmedin kardeşim, isyan ettim kendim müdahale ediyorum duruma. Niye tüm sorumluluğu bana atıyorsun?

    * E iyi de, o kadar oyalanmam, gerektirecek bir durum yok ki? Ne oldu bana? Özel hayatında bir sorun mu oldu?

    -Anlatamıyorum hala. Bak abicim, mesele senin erteleme hastalığına yakalanmış olman. Bunu bir şekilde çözmemiz lazım.

    * Erteleme hastalığı mı? Şu “procrastination” kavramına karşılık gelen mi bu? Başıma bir şey geldi kesin, çok kötü!

    -İşte ilk önemli sorun. İleride olacak uç bir olayı temel eksen kabul etme, o gerçekleşene kadar eyleme geçmeme, böylelikle de ertele erteleyebildiğin kadar. Arada eğleş, sonra da niye bu kadar fazla konu sorunlu diye kendi kendini ye.

    * Ne eğleşmesi, adamakıllı oyun bile oynamıyorum ne zamandır ben!

    – Tamam işte, kendine eğleşiler bulup zihnini meşgul ediyorsun. Burada kastettiğim oyun değil, oyunu kurgulamak ve bazen oynamak bile sistematik bir iştir. Eğleşi ise belirsiz bir avuntu, kendini oyalama aktivitesi. O arada da önemli işlerin stresi kayboluyor ve kendini rahatlatıyorsun, “Sonra yaparım.” diye düşünüyorsun, topu bana atıp duruyorsun. Yap bitir şunları, bana bırakıp durma. Benim kafamı kalıcı olarak rahatlatma hakkım yok mu Allah aşkına?

    * Bilmiyorum, benim için de keyifli değil. Ama bunu kasıtlı yaptığımı düşünüyor olamazsın, beni yeterince tanıyorsun sonuçta değil mi?

    – Kasıt olmadığının farkındayım elbette. Ama şunu da biliyorum: Erteleme dediğin niyet ve hareket arasındaki zaman boşluğunu ifade ediyor. Yani niyet ettikten sonra harekete geçmeyi ne kadar ertelersen..

    * O kadar ertelemiş mi oluyorum?

    – Bana o kadar zararın dokunuyor. Titre ve kendine gel! Aslında gelmiş gibiyim ama.. O anlamda değil, toparlan demek istiyorum.

    * Tamam, ben bununla ilgili bir makale yazarım. Zaten blog da öksüz kaldı, ne zamandır istediğim gibi güncelleyemiyorum. Aklımda bir sürü şey var. Bunları yazıya döksem, sonra bu blog kocaman bir hazine olsa. O aralar da zaten mevkim büyür, iyi iyi.

    – Hayal kurmak güzeldir ama iş yapman gerektiğinde değil. Hem sen nasıl bir mevkiden bahsediyorsun ki?

    * Böyle üst düzey yöneticilik mesela. Aslında niş bir konuda önemli bir uzman olmak da güzel olur.

    – Niş alanda belki uzman olursun ama kendini geçindiremezsin, bunu geç.

    * Evet evet yöneticilik daha iyi, zaten işletme okudum. Ee artık yerine getirmek gerekenler var, bir de doktoramı yaparım.

    – Bir dakika, bir dur! Şimdi benim tek cümlemle idealinden vaz mı geçtin? Niş alanda nasıl bir uzmanlıktı senin dediğin?

    * Şöyle, mesela… Hani müzik içerikleriyle e-kitabın olduğu bir portal, sanal kütüphane gibi, bununla uğraşabilirim.

    – O kadar düşünüyorsun, söylediklerin somut şeyler değil. Demek ki kafanda net değil. Niyetin belirsiz, en iyi ihtimalle çok zayıf denecek düzeyde. Bu da başka bir erteleme davranışı faktörü biliyor musun?

    * İyi de sen de geldiğinden beri eleştirip duruyorsun. Yok mu bu arada olan biten iyi birşey, gelecekten haber ver bana, kahve falı gibi?

    – İçini karartmaya niyetim yok. Ama elindeki geniş vakti gözünde çok büyütüyorsun, söyleyeyim. Aynı şekilde işlerini de küçük görüyorsun. Bu iki farklı ve hatalı değerlendirme, erteleme davranışını tetikler durumda. Bir de tabii kronik dağınık dikkatin, bu gibi durumlarda olumsuz yansıması da mühim.

    * Dağınık dikkatten yana pek sorunum yok, o sayede beklenmedik çözümler üretebiliyorum.

    – Mutlaka, buna diyeceğim yok. Ama işin ortasında tam konsantrasyon çalışırken, Feysbuk ‘ta neler olup bittiğinin aklına takılması, yetmeyip, işi bölüp, dönüp bakma iki duruma işaret: Bir, konsantrasyon dağılması; iki, dürtülere yenik düşmek. İkincisini kendine yakıştırıyor olamazsın Bay Akılcı.

    * Ben işimi duygularımdan ön planda tutarım tamam mı? Hele dürtü falan asla etkisinde kalmayacağım bir faktör. Teori iyidir tamam ama burada pratikte olanla çelişiyor, bu beni kalıplara sokmanı gerektirmez diye düşünüyorum!!

    – İçsel memnuniyetini devam ettirmek isteyerek yapacağın işleri erteliyorsun, sonra da dürtülerini işinden az önemsediğini söylüyorsun, öyle mi? Neyse, ikna olmanı bekleyemeyeceğim, anlattıkça, kendi halimi gördükçe daha da canım sıkıldı. Ben önümdeki işlere bakayım izninIe, anlaşılan o ki senden bana bir hayır yok.

    * Doğru, geçmişi değiştirme şansın yok ama bundan sonrasını düzeltmek hala elinde. Seni iyi gördüm, sadece bir noktayı atladın. Sen gelecek değilsin, ben geçmişim. Görevimi tamamladım şimdi gidiyorum, Hoşçakal.

    – Sonunu anlamlandırmasan olmaz değil mi?! Neyse, güzel oldu be. Dur şunu yazayım iki dakikada, bakalım kaç kişi beğenecek?

    Kaynaklar:

    http://youarenotsosmart.com/2010/10/27/procrastination/
    http://www.psychologytoday.com/articles/201109/procrastination-oops-where-did-the-day-go

  • 20May

    Görsel

    “Ben mükemmeliyetçi olduğum için, işime özen gösterip olağan gündemi kaçırabiliyorum.” benzeri cümleler, iş görüşmelerinde kişinin kendi olumsuz yönlerini ifade ederken kullanılan, artık basmakalıp olmuş diyebileceğim bir cümle. Halbuki, ben kendi iş yapma biçimimi tanımlarken, bunu kişisel bir özelliğim olarak hep görüp, bu yanımı astrolojik ifadelerle de destekleyip kendimi özdeşleştirmekteydim.

    Ancak gördüm ki, bu özelliğe sahip olmak beni özelleştirmekten ziyade sıradanlaştırıyor. Çünkü görüştüğüm ama bir taktik olarak bu cümleyi kurmayan insanların da, işlerine çok özen gösterdikleri, işlerini yetiştiremedikleri gibi durumları peşpeşe sıraladıklarını görünce bir sorun olduğuna karar verdim ve bununla ilgili birşeyler söyleme ihtiyacı hissettim.

    Normalin dışında olan bir niteliğin, olumlu ya da olumsuz olsun, az görünür olması gerekir. Bu eğer sıklık arz eden bir durumsa, kişiyi asla marjinalleştirmeyecektir. Dolayısıyla, burada toplumsal olarak pençesine düşülen bir rahatsızlığın analiz edilmesi gerekiyor, bu yazıda da hedefim bunu gerçekleştirebilmek.

    Bilinen en eski Türk eserlerinden olan Dede Korkut hikayelerinde, erkek çocukların kahramanlık göstermesi beklenir. Kahramanlık yapmadan bırakın toplumda yer sahibi olmayı, isimleri bile verilmez. Peki, onları kahraman yapacak kadar büyük olan işleri, özellikle nüfus yoğunluğunun iyice arttığı günümüzde her bir insandan beklenmesi ne kadar olağan? Dede Korkut hikayelerine konu olmuş Deli Dumrul, Boğaç Han ve Bamsı Beyrek gibi kahramanlar var da, diğer insanlar hiç yok muydu? Halbuki, her işi iyi yapan, kahraman olan insanların olması demek, sokaktan çevirdiğiniz herkesin bir Dumrul, Boğaç ya da Bamsı Beyrek olması anlamına geliyor. Bu gerçekten mümkün mü, önce bunu düşünmeli.

    Peki pratikte durum ne? Çocukluğumuzdan itibaren bir rekabet içerisine giriyoruz. Anadolu Lisesi sınavları, Fen Lisesi Sınavları, Üniversite sınavları, Yüksek Öğrenim, İngilizce Seviye, banka giriş, KPSS… Bunlar işin sadece sınav kısmı, peki yeterli oluyor mu? En iyi satranç oynayan, ama sportmen olup okul futbol ya da basketbol takımında yer alan, güzel sanatlara becerisi olan bir insan var mı? Peki beklentileri oluştururken burada çizdiğim abartılı tablodan ne kadar uzağız?

    Mükemmel iş yapma takıntısı acaba bize ait bir özellik mi, yoksa bize eğitim sistemi ve toplum düzeninden mi miras kaldı? Daha da önemlisi, gerçek hayatta karşılığı var mı? Okulda ödev ve sınavları başarma yöntemlerimizle, iş yaşamında işleri sonuçlandırma yöntemlerimiz paralel mi? Yapılan bazı önermeler bunun çok da doğru olmadığını gösteriyor. Buna göre;

    Mükemmelliyetçilik, hatadan kaçınma davranışını da beraberinde getirmektedir. Hatanın makul karşılanmadığı bir durumda da, işin yapılmaması, yapılmaması konusunda ayak sürünmesi ve nihayetinde işin tamamlanmaması ile sonuçlanıyor. Sonra da işlerin tamamlanmadığı bir dünyada koşullardan, insanlardan ve hatta hayatın kendisinden şikayetçi olup duruyor, problemleri çözmek yerine problem türevlerinin parçası haline geliyoruz. Bu kadarlık bir bilgiyle hipotez oluşturmak zor, ben ancak toplumsal algı ve eğitim sisteminin mükemmellik takıntısını oluşturduğunu düşünüyorum. Bunun üstesinden gelebilmenin yolunun da, insanların hepsinin aynı kahramanlıkları değil, mutlu olacağı bir dalda kendi kahramanlık hikayelerini yazmakta saklı olduğunu düşünüyorum. Bu işlevi kısmen gerçekleştiren video oyunlarına olan ilginin önemli bir kısmının bu sebeple olması muhtemel. Bu şekildeki kendini gerçekleştirme çabalarını sanal alemlerden gündelik hayata uyarlamayı başardığı anda, insanların daha mutlu olacağını, hayatlarından daha memnun olacağını tahmin ediyorum.

     

    Kaynaklar:

    http://newleafandcompany.com/whats-better-than-perfect-escaping-the-perfectionism-trap/

    http://psychcentral.com/blog/archives/2011/05/31/10-steps-to-conquer-perfectionism-2/