• 02Ağu

    Çalışan emeğini şimdiye kadar paraya tahvil etmek ve insanların ortaya koyduğu emeği fiyatlandırma üzerine kurulu bir insan kaynakları yapılanması üzerinden çalışanların şirketler için kıymeti ölçümleniyor. Muhtemelen bu yaklaşımın sonuna geliyoruz.

    Diğer taraftan, insanları bir kaynak olarak görmek de mantıklı değil çünkü insan bir işletme girdisi değil. İnsan kıymeti, entelektüel sermaye gibi kavramlar da insan faktörünün şirketler için değerini açıklamada “emek karşılığı para” yaklaşımından zaten daha kapsayıcı ve kullanışlı değil.

    Ancak insanla ilgili faktörler şirketler için kazanç oluşturabilecek değerli varlıklar olarak sınıflanabilir. Bu nedenle de bunları birer kıymet olarak görüp ve bunu somut var olan faktörlerle değil, geniş tanım içinde insanla ilgili çeşitli bileşenlerle açıklamak daha doğru olacaktır.

  • 20Mar

    Evimize özgü olduğunu düşündüm ama dışarıdaki insanlara anlatınca paylaşılan bir değer olduğunu anladığım salon koltuklarımız dan bahsetmek istiyorum. Hani kurulmayı daha iş yerindeyken düşünmeye başladığımız koltuklar var ya; şu “Mesai bitse de gitsem, bir güzel koltuğuma kurulsam.” dediğiniz? İşte o koltuklarla ilgili bir tespitim var.

    Gerek kitap okuduğumda gerek insanlarla konuştuğumda, gerek bir takım eğitimlere gittiğimde kendi kendime bazı planlar yapıp her günün sonunda hayatımı değiştirecek adımları atmaya karar verip, o koltukla temas ettiğim andan itibaren tatlı erteleme adımları ile başlayan ve kah bir oyunun başında, kah uyku aleminde, kah bir televizyon programında biten akşamlar yaşıyorum. O koltuk kendine adeta tutkallıyor beni ve yerimden kalkamıyorum. Elbette fiziksel olarak üstünden kalkmak kolay ama sonrası? Saniyeler içerisinde tekrar aynı yere yığılıyorsunuz, o koltuk sizi bir mıknatıs gibi kendine çekiyor. Bazen yatma zamanı geldiğinde, ya da vücudunuz uyanık kalmaya ciddi olarak direnmeye başladığında, ya da zihniniz pes edip başka alemlere daldığında gününüzün nasıl geçtiğinin muhasebesini bile yapamıyor, fethetmesi çok kolay bir kaleyi yine fethedemeden yeni bir güne başlıyorsunuz.

    Bu tasviri kendi kendime yapmış ve kimseyle paylaşmamıştım ama birilerine anlatınca ilgi çekici olduğunu gördüm ve bunun üzerine paylaşıyorum. O koltuk bir koza, bir yaşam alanı, bir mıknatıs veya bir hapishane oluyor. Ama tespiti tek başına yapmak yeterli değil; neden bir koltukla böyle bir ilişkiyi kurduğumuzu ortaya koymak da önemli. Benim bu konudaki tespitim ise tanıdık gelecek bir ifade: Konfor alanı.

    Yaşantımızda birçok uyaran var ve bu uyaranlardan kendimizi soyutlamak istiyoruz. Özellikle de çok sıkı çalışıp yoğun bir günün ardından kendimizi dinlenerek ödüllendirmek istediğimiz zaman. Kişiden kişiye değişen dinlenme metotları var elbette; bu kimisi için akşam haberleri, kimisi için dijital oyunlar, kimisi için birisi ile sohbet, kimisi için ise sosyal medyaya dalmak şeklinde oluyor. Burada kişilik özellikleri önemli olmakla birlikte, tamamının dayandığı yerin konfor alanı olduğunu düşünüyorum. Konfor alanlarımızda kendimizi gündelik yaşamdan soyutlayarak dinlendiğimizi düşünüyoruz. Halbuki, özellikle elektronik cihazlarla eyleşmek bırakın kafanızı dağıtmayı, sizi daha da yoran ya da en iyi ihtimalle nötr etkisi olan zaman çalıcılar oluyor. Elinizden bıraktığınız kitap, ertelediğiniz sporunuz veya birazdan bakmayı planladığınız ev işleriniz biriktikçe ve bunları tamamlamakla ilgili bir hedef de belirlemişseniz, iyi bir düşünce ve eylem planı ile yaptığınız bu işleriniz size yük olarak dönüyor. Okumak üzere alınan her kitap, şansı varsa antika olarak kalacak olan el sanatları, enstrüman vb. eşyalarınızın maddi yükü bile bir araya getirildiğinde ciddi meblağlara karşılık gelebiliyor.

    Hepsi tabelasında Konfor Alanı yazan, koltuktan imal edilmiş tek kişilik hücrenizden çıkmamanızdan kaynaklı bu hale geliyor. Bu kadar tespiti yaptıktan sonra reçete de yazmak gerekirdi ama, kişisel çözümlerin bütünsel gibi aksettirilmesi bu analizin ardından daha büyük kötülük olur gibi. Kiminiz tünel kazacak, kiminiz parmaklıkları eyelemeye başlayacak, kiminiz “Beni çıkarın.” diye yardım çağıracak, hatta bazıları hapsolduğu yerde kalarak bunu aşabileceği konusunda kendini telkin edecek; hangisi size daha uygun olur ve somut karşılıkları her bir kişi için ne olur emin değilim. Ama söz, genel geçer sonuçlara erişirsem burada mutlaka paylaşacağım.

  • 22May

    image

    Öncelikleriniz neler? Gerçekten mi? Peki şu anda ne yapıyorsunuz? Son bir haftadır ne yaptınız? Son bir aydır ne yaptınız?

    Birçok kişisel gelişim programında veya kavramın içinde öncelikler belirli bir yer tutar. “Önceliklerimizi belirlemeliyiz.” cümlesi bütün bunlar içerisinde sıkça duyduğumuz bir cümle olmasına rağmen nedense bir o kadar da üzerinde durulmamış bir adımdır. Sahi, öncelikleriniz neler? Emin misiniz? Şu anda yaptıklarınız, öncelikleriniz göz önüne alındığında nerede kalıyor? Peki son bir haftada durum ne? Ya son bir ay?

    En baştan başlayalım. Her ne kadar sözcük anlamını kendiliğinden veriyor olsa da, TDK’na göre öncelik, bir şeyin öbüründen önce olması durumu olarak tanımlanmaktadır. Yani eşdeğerine kıyasla diğer önde olan ve önem verilen kavram da diyebiliriz. Ders çalışmayı film izlemekten fazla önemli görüyorsanız ders çalışmak film izlemeye kıyasla önceliğinizdir.
    Öncelikler günlük yaşantı ile ilgili belirlenebileceği gibi belirli bir konuyla ilgili de olabilir. İş yaşantınızdaki öncelikler, yemek konusunda öncelikler bile belirlenebilir. Ama öncelik genellikle yaşantımızla ilgili bütün kavramları içerir. Ve bizler de bu bütün içerisinden seçim yaparak önceliklerimizi belirleriz.

    Pekala, o zaman bir çalışma yaparak bunu örnekleyelim. Önünüze bir kağıt alın ve önceliklerinizi gün, hafta ve ay bazında yazın. Zaman aralığı genişledikçe sayının artması beklenebilir. Yine örneğin günlük önceliklerdeki bir maddenin haftaya geçildiğinde olmaması beklenebilir. Takip etmeyi kolaylaştırmak açısından günlük 3-5, haftalık 5-7, aylık ise 7-10 madde arasında yazabilirsiniz. Sonra, dönem bitiminde yaptıklarımızla önceliklerinizi karşılaştıracağız. Yani 3 madde günlük önceliklerimizi yazdım, gün sonunda değerlendirdiğinizde öncelik olarak belirttiğiniz konulara ne kadar vakit ayırdığınıza bakın. Şayet gün içinde uzun vakit ayırdığınız başka konular olduysa, bunları da karşılarına; özellikle de önceliklerinizi ele alacak zamanda bahsi geçen öncelik yerine neyle uğraştığınıza bakın bakalım?

    Sonuçları blog yorumlarında paylaşanlarla ilginç bir çalışma yapıyor olacağız. Ben kendim dahil bu testi yaptığım kişilerde Önceliklerin neredeyse tamamına eğilinmediğini gördüm. Üstelik yerlerine yapılanlar da ya rutinin bir parçası, ya da erteleme davranışı türevleri.
    Dolayısıyla;

    – Önceliklerden bahsederken bizim için gerçekten önemli olan konuları mı seçiyoruz yoksa olması gerekenleri mı sıralıyoruz buna dikkat etmek gerektiğini düşünüyorum.

    – Öncelikler söz konusu olduğunda mutlaka rutin dışı bir faktör belirlemek gerekmiyor. İşinizi yapmak, yataktan zamanında kalkmak, yemeğinizi belirli zamanlarda yemek de öncelikler arasında pekala yer alabilir. Dalga geçtiğim sanılan bilir, böyle kaç proje ertelendi, kaç aktivite yatırım yapılarak atıl durumda bekliyor? Veya kendinize kaç kere söz verdiniz?

    – Yeterince motive olamadığınız, içselleştiremediğiniz bir kavram gerçekten önceliğiniz olmayabilir. Daha önemlisi, başkalarının yorumları sonucu yapmak zorunda olduklarınız “sizin öncelikleriniz” arasında gerçekten yer almak zorunda değil. Başlasan da bir yerinde bırakmanız yüksek ihtimal.

    – Öncelikler = Alışkanlıklar değildir. Rutinde yaptığınız, Yapmazsanız eksikliğini duyacağınız işler mutlak öncelikleriniz olmayabilir. Örneğin sabah ofise geldiğinizde internetten son haberleri okumayı her gün yaptığınız için size bir işyeri önceliği olarak gözükebilir. Özellikle de iş alanı bu gündemden etkilenen çalışanlar için bu daha da belirgin ortaya çıkabilir. Ama o günün planını yapmayı öncelik olarak belirlemiş olsaydınız, sabah haberleri okumayı da bu plan içerisinde değerlendirir, diğer önemli işleriniz arasında önceliği düşükse, o vakitte başka işlerinizi tamamlayıp sonra vaktiniz kalırsa haberleri gözden geçirebilirdiniz.

    Şimdilik bunların öncelikler kavramını oturtacak yeterlilikte olduğunu düşünüyorum. Yorumlar üzerinden yazıyı evirebiliriz. Son olarak, yukarıdaki resme tekrar bakın: Öncelikleri ifade eden eylemlerdir.

  • 16Mar

    Memleketi kurtarma meselelerini konuşurken, katma değerli işler üzerinde sıkça durduğunuz zamanlar olmuştur. Özellikle de hammadde olarak yetiştirilen veya çıkartılan malzemelerin işlenerek katma değerli ürünlere dönüştürülmesi, bu konuda eksik kalındığı, halbuki yurtdışında bu işlerin ne kadar önem verilerek yapıldığı söylenir durur. Elbette katma değerden bahsederken, üretim alanında çalışılmadığı için elden birey gelmez, bu bilinç üretimle ilgili bir işletmedeki olan gelecek kariyerine saklar ve gider. Peki, gerçekte bu doğru mu? Üretim yapmak için mutlaka o sektörde çalışmak mı lazım? Farkında olmayabilirsiniz, ama aslında çalışma hayatında hepimizin önünde her gün birçok üretim bandı açılıyor. Tabii bu bandı görmüyoruz çünkü somut bir hammaddenin değil, bilginin bir bantta dolaşımı ve işlenmesinden bahsetmek istiyorum.
    Bir işletmede, dışarıdan gelen telefonları karşılamak, başka bir kişi veya departmanın yerinde olmadıkları zaman onların telefonlarına bakmak ilave bir iş hatta külfet gibi gelebilir. Böyle bir pratikten zaten kaçınılırken, görevi telefon karşılamak olan kişiler dahil, telefonu aranan kişiye ilettikleri anda işi bitirdiklerini düşünürler. Oysa olay hiç de öyle değildir.
    Benzer bir tavrı sadece telefon değil e-posta iletişiminde de görürüz. Üçüncü kişileri ilgilendiren mailleri ileterek (forward) işin tamamlandığını düşünürüz. Yani bize iletilen bir mesajı olduğu gibi yeniden iletiriz. Dolayısıyla, iletimi yapan A kişisinden B kişisine mesaj olduğu gibi iletilmektedir. Ya aynı tavrı B de gösterirse? O zaman C-D belki E kişisine mesaj iletilir ama beş noktadan geçmiş bu mesajın içeriğinde hiçbir değişiklik olmaz. Bunun kendi ofisinizde yaşanmadığını düşünüyorsanız, sizin telefon açıp birçok kişiye birebir aynı cümlelerle isteğinizi anlatıp muhatap bulamadığınız veya yanıt alamadığınız örnekleri hatırlayın..
    Şirketin baş tedarikçisinin ödeme taleplerine sekreteryadan yanıt alabileceği bir yetkilendirme elbette ki kasettiğim konu değil. Ama yeniden iletim yapmak yerine, ara duraklardan birinde arayan kişinin kim olduğu, kimi aradığı ve gazete manşeti detay düzeyinde talebinin ne olduğunu tek bir kişi sormuş olsa, bakın şunlar olur:

    1) Yanıtı verecek yetkili karşılama cümleleriyle vakit kaybetmez.
    2) Santral – sekreterya gündem hakkında bilgi sahibi olur.
    3) Telefon eden kişi kendisine ilgi gösterildiği için serinkanlı olur.
    4) Yanıtı verecek kişinin dışarıya karşı statüsü daha yüksek gözükür.

    Ancak bu sorgulama yapılmadığı zaman; yukarıdaki maddelerin tersi gerçekleşeceği gibi;

    1) İşyerinde yapılan işin niteliği düşer. Sekreter yönlendirme, yetkili sekreterlik işi yapmış olur, gündemden habersiz sekreterin zihni kendine farklı gündemler belirler.
    2) Dahası, arayan kişi duruma sinirlenirse konu dışına çıkarak, yetkilinin daha üstündeki yöneticilere uzanacak ve onlara da ilave işyükü çıkabilecektir.

    Peki ne yapmalı?

    Size gelen bir bilgiye katma değer katmalısınız ki, kurumsal iş yükünüz hafiflesin.
    Yaptığınız işin niteliği artsın. Öyle ya, gündeme ilgi arttığı zaman, işinin farklı boyutlarına hakim birçok çalışanın yer aldığı bir ortamda çalışıyor olacaksınız.
    İş gününüzü daha etkili planlayabileceksiniz çünkü o önemli konu hakkında Uzun zamandır planladığınız çalışmayla ilgili toplanmışken, şirketin internet sitesinde menüye girişi bulamamış bir müşteri tüm düzeninizi altüst edemeyecek.
    Sabah talep edilirse gönderilmesi için sekreteryaya teslim edilen Excel dosyası, talep gerçekleştiğinde tekrar sizden istenmeyecek.
    Bununla birlikte, süreç tasarlarken gözden kaçırdığınız bir detayı çalışma arkadaşınız belki de size düzelttirecek.

    Elbette, bunun gerçekleşmesi tek başına tüm örgütün bilgiye katma değer ekleme bilincine sahip olmasına bağlı değildir. Bireylerin sorumluluk alma noktasında rahat olması da önemlidir ki, burada yönetim erkinin sorumluluk alan çalışanlara yaklaşımı da belirleyici olacaktır. Bu ayrı bir yazı konusu, onu yazana kadar alternatif gündemler yaratacak vakitte iş çevrenizde nasıl katma değer üretebileceğinizi bir düşünün derim.

  • 15Kas

    – Arkadaş aylar geçti şu makaleyi yayınlayamadın.

    * Nasıl, kimsin sen?

    – Ben gelecekteki Sen’im.

    * Ama buraya nasıl geldin? Tamam, en son bunu bir diyalog olarak yazmak istiyordum ama arkaplanı tasarlamadık, buraya nasıl geleceğini planlamadık. Nedir bu, Geleceğe Dönüş filmi mi?

    – Hala gereksiz detaylarla uğraşıyorsun. Şimdi arkaplanla ilgili orjinal birşey bulacağım diye bakalım ne kadar erteleyeceksin bu yazıyı.

    * 2-3 güne bitiririm, hallolur. Bak önümüzdeki hafta Salı akşamı boşum.

    – Bitirmedin kardeşim, isyan ettim kendim müdahale ediyorum duruma. Niye tüm sorumluluğu bana atıyorsun?

    * E iyi de, o kadar oyalanmam, gerektirecek bir durum yok ki? Ne oldu bana? Özel hayatında bir sorun mu oldu?

    -Anlatamıyorum hala. Bak abicim, mesele senin erteleme hastalığına yakalanmış olman. Bunu bir şekilde çözmemiz lazım.

    * Erteleme hastalığı mı? Şu “procrastination” kavramına karşılık gelen mi bu? Başıma bir şey geldi kesin, çok kötü!

    -İşte ilk önemli sorun. İleride olacak uç bir olayı temel eksen kabul etme, o gerçekleşene kadar eyleme geçmeme, böylelikle de ertele erteleyebildiğin kadar. Arada eğleş, sonra da niye bu kadar fazla konu sorunlu diye kendi kendini ye.

    * Ne eğleşmesi, adamakıllı oyun bile oynamıyorum ne zamandır ben!

    – Tamam işte, kendine eğleşiler bulup zihnini meşgul ediyorsun. Burada kastettiğim oyun değil, oyunu kurgulamak ve bazen oynamak bile sistematik bir iştir. Eğleşi ise belirsiz bir avuntu, kendini oyalama aktivitesi. O arada da önemli işlerin stresi kayboluyor ve kendini rahatlatıyorsun, “Sonra yaparım.” diye düşünüyorsun, topu bana atıp duruyorsun. Yap bitir şunları, bana bırakıp durma. Benim kafamı kalıcı olarak rahatlatma hakkım yok mu Allah aşkına?

    * Bilmiyorum, benim için de keyifli değil. Ama bunu kasıtlı yaptığımı düşünüyor olamazsın, beni yeterince tanıyorsun sonuçta değil mi?

    – Kasıt olmadığının farkındayım elbette. Ama şunu da biliyorum: Erteleme dediğin niyet ve hareket arasındaki zaman boşluğunu ifade ediyor. Yani niyet ettikten sonra harekete geçmeyi ne kadar ertelersen..

    * O kadar ertelemiş mi oluyorum?

    – Bana o kadar zararın dokunuyor. Titre ve kendine gel! Aslında gelmiş gibiyim ama.. O anlamda değil, toparlan demek istiyorum.

    * Tamam, ben bununla ilgili bir makale yazarım. Zaten blog da öksüz kaldı, ne zamandır istediğim gibi güncelleyemiyorum. Aklımda bir sürü şey var. Bunları yazıya döksem, sonra bu blog kocaman bir hazine olsa. O aralar da zaten mevkim büyür, iyi iyi.

    – Hayal kurmak güzeldir ama iş yapman gerektiğinde değil. Hem sen nasıl bir mevkiden bahsediyorsun ki?

    * Böyle üst düzey yöneticilik mesela. Aslında niş bir konuda önemli bir uzman olmak da güzel olur.

    – Niş alanda belki uzman olursun ama kendini geçindiremezsin, bunu geç.

    * Evet evet yöneticilik daha iyi, zaten işletme okudum. Ee artık yerine getirmek gerekenler var, bir de doktoramı yaparım.

    – Bir dakika, bir dur! Şimdi benim tek cümlemle idealinden vaz mı geçtin? Niş alanda nasıl bir uzmanlıktı senin dediğin?

    * Şöyle, mesela… Hani müzik içerikleriyle e-kitabın olduğu bir portal, sanal kütüphane gibi, bununla uğraşabilirim.

    – O kadar düşünüyorsun, söylediklerin somut şeyler değil. Demek ki kafanda net değil. Niyetin belirsiz, en iyi ihtimalle çok zayıf denecek düzeyde. Bu da başka bir erteleme davranışı faktörü biliyor musun?

    * İyi de sen de geldiğinden beri eleştirip duruyorsun. Yok mu bu arada olan biten iyi birşey, gelecekten haber ver bana, kahve falı gibi?

    – İçini karartmaya niyetim yok. Ama elindeki geniş vakti gözünde çok büyütüyorsun, söyleyeyim. Aynı şekilde işlerini de küçük görüyorsun. Bu iki farklı ve hatalı değerlendirme, erteleme davranışını tetikler durumda. Bir de tabii kronik dağınık dikkatin, bu gibi durumlarda olumsuz yansıması da mühim.

    * Dağınık dikkatten yana pek sorunum yok, o sayede beklenmedik çözümler üretebiliyorum.

    – Mutlaka, buna diyeceğim yok. Ama işin ortasında tam konsantrasyon çalışırken, Feysbuk ‘ta neler olup bittiğinin aklına takılması, yetmeyip, işi bölüp, dönüp bakma iki duruma işaret: Bir, konsantrasyon dağılması; iki, dürtülere yenik düşmek. İkincisini kendine yakıştırıyor olamazsın Bay Akılcı.

    * Ben işimi duygularımdan ön planda tutarım tamam mı? Hele dürtü falan asla etkisinde kalmayacağım bir faktör. Teori iyidir tamam ama burada pratikte olanla çelişiyor, bu beni kalıplara sokmanı gerektirmez diye düşünüyorum!!

    – İçsel memnuniyetini devam ettirmek isteyerek yapacağın işleri erteliyorsun, sonra da dürtülerini işinden az önemsediğini söylüyorsun, öyle mi? Neyse, ikna olmanı bekleyemeyeceğim, anlattıkça, kendi halimi gördükçe daha da canım sıkıldı. Ben önümdeki işlere bakayım izninIe, anlaşılan o ki senden bana bir hayır yok.

    * Doğru, geçmişi değiştirme şansın yok ama bundan sonrasını düzeltmek hala elinde. Seni iyi gördüm, sadece bir noktayı atladın. Sen gelecek değilsin, ben geçmişim. Görevimi tamamladım şimdi gidiyorum, Hoşçakal.

    – Sonunu anlamlandırmasan olmaz değil mi?! Neyse, güzel oldu be. Dur şunu yazayım iki dakikada, bakalım kaç kişi beğenecek?

    Kaynaklar:

    http://youarenotsosmart.com/2010/10/27/procrastination/
    http://www.psychologytoday.com/articles/201109/procrastination-oops-where-did-the-day-go

  • 20May

    Görsel

    “Ben mükemmeliyetçi olduğum için, işime özen gösterip olağan gündemi kaçırabiliyorum.” benzeri cümleler, iş görüşmelerinde kişinin kendi olumsuz yönlerini ifade ederken kullanılan, artık basmakalıp olmuş diyebileceğim bir cümle. Halbuki, ben kendi iş yapma biçimimi tanımlarken, bunu kişisel bir özelliğim olarak hep görüp, bu yanımı astrolojik ifadelerle de destekleyip kendimi özdeşleştirmekteydim.

    Ancak gördüm ki, bu özelliğe sahip olmak beni özelleştirmekten ziyade sıradanlaştırıyor. Çünkü görüştüğüm ama bir taktik olarak bu cümleyi kurmayan insanların da, işlerine çok özen gösterdikleri, işlerini yetiştiremedikleri gibi durumları peşpeşe sıraladıklarını görünce bir sorun olduğuna karar verdim ve bununla ilgili birşeyler söyleme ihtiyacı hissettim.

    Normalin dışında olan bir niteliğin, olumlu ya da olumsuz olsun, az görünür olması gerekir. Bu eğer sıklık arz eden bir durumsa, kişiyi asla marjinalleştirmeyecektir. Dolayısıyla, burada toplumsal olarak pençesine düşülen bir rahatsızlığın analiz edilmesi gerekiyor, bu yazıda da hedefim bunu gerçekleştirebilmek.

    Bilinen en eski Türk eserlerinden olan Dede Korkut hikayelerinde, erkek çocukların kahramanlık göstermesi beklenir. Kahramanlık yapmadan bırakın toplumda yer sahibi olmayı, isimleri bile verilmez. Peki, onları kahraman yapacak kadar büyük olan işleri, özellikle nüfus yoğunluğunun iyice arttığı günümüzde her bir insandan beklenmesi ne kadar olağan? Dede Korkut hikayelerine konu olmuş Deli Dumrul, Boğaç Han ve Bamsı Beyrek gibi kahramanlar var da, diğer insanlar hiç yok muydu? Halbuki, her işi iyi yapan, kahraman olan insanların olması demek, sokaktan çevirdiğiniz herkesin bir Dumrul, Boğaç ya da Bamsı Beyrek olması anlamına geliyor. Bu gerçekten mümkün mü, önce bunu düşünmeli.

    Peki pratikte durum ne? Çocukluğumuzdan itibaren bir rekabet içerisine giriyoruz. Anadolu Lisesi sınavları, Fen Lisesi Sınavları, Üniversite sınavları, Yüksek Öğrenim, İngilizce Seviye, banka giriş, KPSS… Bunlar işin sadece sınav kısmı, peki yeterli oluyor mu? En iyi satranç oynayan, ama sportmen olup okul futbol ya da basketbol takımında yer alan, güzel sanatlara becerisi olan bir insan var mı? Peki beklentileri oluştururken burada çizdiğim abartılı tablodan ne kadar uzağız?

    Mükemmel iş yapma takıntısı acaba bize ait bir özellik mi, yoksa bize eğitim sistemi ve toplum düzeninden mi miras kaldı? Daha da önemlisi, gerçek hayatta karşılığı var mı? Okulda ödev ve sınavları başarma yöntemlerimizle, iş yaşamında işleri sonuçlandırma yöntemlerimiz paralel mi? Yapılan bazı önermeler bunun çok da doğru olmadığını gösteriyor. Buna göre;

    Mükemmelliyetçilik, hatadan kaçınma davranışını da beraberinde getirmektedir. Hatanın makul karşılanmadığı bir durumda da, işin yapılmaması, yapılmaması konusunda ayak sürünmesi ve nihayetinde işin tamamlanmaması ile sonuçlanıyor. Sonra da işlerin tamamlanmadığı bir dünyada koşullardan, insanlardan ve hatta hayatın kendisinden şikayetçi olup duruyor, problemleri çözmek yerine problem türevlerinin parçası haline geliyoruz. Bu kadarlık bir bilgiyle hipotez oluşturmak zor, ben ancak toplumsal algı ve eğitim sisteminin mükemmellik takıntısını oluşturduğunu düşünüyorum. Bunun üstesinden gelebilmenin yolunun da, insanların hepsinin aynı kahramanlıkları değil, mutlu olacağı bir dalda kendi kahramanlık hikayelerini yazmakta saklı olduğunu düşünüyorum. Bu işlevi kısmen gerçekleştiren video oyunlarına olan ilginin önemli bir kısmının bu sebeple olması muhtemel. Bu şekildeki kendini gerçekleştirme çabalarını sanal alemlerden gündelik hayata uyarlamayı başardığı anda, insanların daha mutlu olacağını, hayatlarından daha memnun olacağını tahmin ediyorum.

     

    Kaynaklar:

    http://newleafandcompany.com/whats-better-than-perfect-escaping-the-perfectionism-trap/

    http://psychcentral.com/blog/archives/2011/05/31/10-steps-to-conquer-perfectionism-2/

  • 10Oca

    Kahramanlık ile ilgili düşüncelerim, kahraman kişilerin günümüzdeki varlıkları ile beraber aynı zamanda çeşitli edebi eserlerde nasıl işlendikleri ile ilgili de bir araştırma zemini oluşturmuştu. Bunun üzerine okuduğum makalelerin birinde, statükonun bir ejderha, değişim ajanı kişinin de pekala şövalye olduğu bir alternatif çağrışım hikayesine rastlamam ile farklı bir boyut kazandı. Çünkü bu mantıktan hareketle kahramanlık öykülerini gündelik hayatta yaşananlarla özdeşleştirmem mümkün olabilecekti. Bu gibi düşünceler içerisinde iken bir dönem peşpeşe harika kahramanlık öykülerine rastladım. Bu öyküleri rahatça özümsememin nedeni de, çok alışık olduğum ve bir çok farklı biçimde işlenmiş olan geleneksel kahramanlık öyküleri ve süperkahramanlık öykülerinin olmasıydı. Bir de sinemanın sanat olmasının vurgulanmasına yol açanlar arasında sayılmayacaklarını tahmin etsem de, bu öykülerin günümüz teknolojisinin görsel avantajlarını kullanarak hikayeleri eskisinden çok daha etkili anlattıklarını düşünüyorum.

    Bu filmlerden ilki Batman Kara Şövalye, iyi oyunculukların yer aldığı bir film olarak akılda kalacak. En azından, Joker rolünün Jack Nicholson’ın canlandırmasının üzerine çıkılamayacağına inancım tam olarak izleyip de, hem de son derece genç bir adam olarak Heath Ledger’ın olayı bambaşka bir boyuta taşıdığını filmden hoşlanmayanlar dahil kabul ediyorlar. Bununla beraber iyi ve kötü kavramlarının birbirine karışıyor olması, kahramanlık ve kriz anında hangi tür karakterin ne şekilde hareket edeceğini göstermesi Kara Şövalye’ nin kahramanlık vizyonuma kattıkları arasındaydı. Bu konuda Joker’in Harvey Dent’i ikna ettiği sahne eminim sadece Harvey’i ikna etmedi. Onunla beraber biz de değişime ikna olduk.
    Batman tecrübesinden yeni çıkmıştım ki bu sefer de Watchmen ile karşılaştım. Çizgi roman dünyasında bu kadar yankı yapmış, çizgi roman olmasına rağmen Time dergisinin 2005 yılı değerlendirmesinde en iyi yüz roman arasında gösterilmiş bir hikayenin günümüz teknolojileri ile filme aktarılmasını izlemek elbette süper bir deneyimdi. Ama bununla beraber, karakter örgüsü olarak son derece sistematik, birbirini tamamlayan ve “Buradan bir eğitim çıkar.” diyebileceğim bir kurgu ile karşılaştım. Çünkü kahramanların her birinin dünya algısı ve duruşları ayrı karakteristikleri yansıtıyor ve bir bütünün birbirinden farklı parçaları gibi algıladım bu kahramanları. Dr. Manhattan, Komedyen, Rorscach ve hatta Night Owl’da kendinizi bulmamak zor gibi.

    Zincirin son halkası da Beowulf oldu. Bu filmde bir Ying-Yang teoremi ve aslında pek de derin düşünülmediğini sonradan öğrendiğim bir iyi-kötü dengesi söz konusuydu. Ama bu haliyle de, görselliği ile çok şey anlatan bir hikayeydi bana göre. Hatta modern insanın sıkıntılarına da gönderme yapıyor gibiydi, güçlü ve ünlü bir kral da olsa, yenilmez bir yaratık da olsa acı ve sıkıntı dolu Beowulf ile Grendel bu perspektifte değerlendirilmeli.
    Özellikle empati kurulabilir, olağanüstü güçlerinden ziyade gerçekliği vurgulanan kahramanların belirttiğim filmlerde yer alması buna sebep olmuş olabilir. Ama kafamdaki fikir, yani gündelik tutum, davranış ve duygularıyla bir insanı belirli bir kahramanla özdeşleştirmek ve hayatını hikaye gibi ele almak mantıklı, uygulanabilir ancak uygulama alanı net olmayan bir metot olarak kalmış durumda. Keza kahramanlık konusunda da söylenebilecekler gelip buraya dayandı kaldı, belirttiğim noktalar üzerinden ilerlenebilecek başka yazılarda işlendikçe ilerlemek mümkün olacaktır.

  • 17Ağu

    “Kahramanlık ile başlayıp en son filmler ve mitoloji konularında takıldığım süreci anlatan bir yazı yazmam lazım.” Ama bunu ifade ederken “Neden kahramanlık?” sorusunu yanıtlamak istiyorum. Bunu yapmak için de ilk fikrin aklıma gelmesinden çıkmaza girene kadarki dönemi anlatmalıyım. Her ne kadar kahramanlık hakkında tek ama sıkı bir yazı yazmak istiyorsam da, gözüken bu konuda tek bir yazıdan çok seri ya da serilere ihtiyacım olduğudur. O yüzden daha da fazla dallanıp budaklandırmadan konuya gireyim.

    Kahramanlık ile ilgili düşüncelerimin olgunlaşmaya başlaması Haşmet Babaoğlu’nun bir köşe yazısında yazdıkları ile başladı.1 Yazıda Irak’ta yer alan Ebu Garip kampında Amerikalı askerlerin esir aldıkları Iraklılara yaptıkları işkenceleri irdeliyor, insanlarda başka insanlar üzerinde mutlak hakimiyet kurulduğu durumda ortaya çıkan duygunun acıma, merhamet değil tam aksine zalimlik ve gaddarlık olduğu üzerinde duruluyordu. Babaoğlu buradaki durumu Davranış Bilimleri deneyleri arasında en ünlülerinden olduğunu düşündüğüm Stanford Hapishane Deneyi’nde yaşananlar ile benzetiyordu. Stanford Hapishane Deneyi’nde yaşananlar, Das Experiment isimli filme de olan konusu olmuştur.2 Burada iki grup üniversite öğrencisinden bir tanesine gardiyan, diğerine ise mahkum rolü verilerek bir hapishane simülasyonu yapılmak istenmiştir. Ancak, deneyi gerçekleştiren Philip Zimbardo3, deneyi bir hafta sonra bitirmek zorunda kalmıştır, çünkü gardiyanlar mahkumlara gerçekten eziyet etmeye başlamıştır. Eziyette bulunan öğrencilere bunun gerçek olmadığı bazı denekler tarafından hatırlatılmasına rağmen, bu kişilerin yaptıklarını onaylayanlar da olmuştur.

    İşte Zimbardo’ nun araştırmalarına, Stanford Hapishane Deneyi’nde yaşananlar ile ilgili konulara, ya da insanların eline başka bir insanın hayatının kontrolü geçtiği durumda neler yaptıklarına baktığımızda, ortada zulüm, haksızlık, adaletsizlik olduğu bir durumda (yazının bundan sonraki bölümlerinde tamamına birden zulüm diyeceğim) insanların verdikleri ya da vermedikleri tepkilere göre kahraman ya da boyun eğen olabildiklerini rahatlıkla ifade edebiliriz. Vermedikleri yazıyorum, çünkü araştırmalarda bulunan gerçeklerden birisi de, insanların başkasının zulüm görmesine sessiz kalması ve/veya tepki vermemesi bu zulmü kabul ettiğinin ve onayladığının bir göstergesidir. Bu durum da, kişiyi çaresizlikten boyun eğen ya da zavallı konumuna getirmemekte, bilakis bu kişinin zulme ortak olduğunun, bu zulüm ve haksızlık durumunu olağan gördüğünün bir işareti olarak görülmektedir. Dolayısıyla, ortada bir zulüm varsa, bu zulme ortak olanlar ve zulmü yaşayanlar olacaktır. İşte bu ortamdan bir kahraman çıkarak zulme karşı  bir tepkiyi ortaya koyduğunda da aslında kahramanlık davranışı doğmuştur diyebiliriz. Neredeyse tüm kahramana dayalı öyküler de bu şekilde başlar diyebiliriz. Başlangıç noktasında kalıp, Kahramanlık ile ilgili söyleyeceklerimi bir sonraki yazımda ele alacağımı söylemek istiyorum. Çünkü konuya merak saldıktan sonra peşpeşe izlediğim birkaç film bakış açımı o kadar değiştirdi ki, bahsedeceğim filmleri bu perspektifle izlemeseydim aynı etkiyi yapar mıydı doğrusu çok merak ediyorum.

    Ancak, Stanford Hapishane vb. deneylerde karşılaştığımız, insanların birbirine zulmetmesi doğası ile ilgili biraz konuşmak gerekiyor. Etrafımızda olan biten zulümlerle ilgili sessiz kalmanın bizi konunun dışında tuttuğunu düşünürüz. Halbuki bu bizi dışarıda bırakmayıp tam aksine  zulmü yapanı güçlendiren birşeydir. Örneklerden yola çıkalım; emniyet şeridinden gidenleri gördüğünüzde hatalı olduklarını ifade edecek bir yol mu arıyorsunuz yoksa ileride kendinizin de bu davranışı tekrar edeceği aklınıza gelerek tepki vermiyor musunuz? İşyerinizde bir yöneticinin; astınız, üstünüz veya hiçbiri olmayabilir; başka bir iş arkadaşınıza gereğinden fazla bağırdığına şahit oldunuz mu? Peki ne yaptınız? Benzer durum başınıza geldiğinde, diğer insanlardan ne beklediniz ve onlar nasıl yaklaştılar? Banka ekstrenizde beklediğinizden ve hesabınızdan 5 TL fazla gelmiş, ne yaparsınız? Bankadır hakkıdır diye mi düşünürsünüz, tüketici mahkemesine başvurmak için hazırlık mı yaparsınız? Yoksa başka arkadaşınızın sizden birkaç kat fazla ödediğini hatırlayarak kendinizi rahatlatır mısınız?

    Elbette her konuda sorumlu davranmak tek bir sorgulayan bireyin tek başına başarması olanaklı bir konu değil. Ama diğer taraftan, atılmayan her adım daha büyük bir olaya Kelebek Etkisi misali sebep oluyor mudur acaba? Bunu da iyi düşünmeli.

    KAYNAKLAR:

    http://www.lucifereffect.com/index.html

    http://library.thinkquest.org/C001515/design/